23/1/2009 - Büyük şehirde yaşamak beyne zarar! - Haşmet Babaoğlu |
Büyük şehirde yaşamak beyne zarar!
Sabahın ilk ışıkları... Birden şehrin bütün sesleri duruyor. Otoyol uğultusu kesiliyor. Artık vites değiştiren, gaza basan yok. Kalorifer kazanları sönüyor. Alarmlar susuyor. Bütün geceyi ağlayarak geçiren yan dairedeki bebek bile susuyor. Koca şehir donup kalıyor sanki. Kısa bir aralık! Tam o sırada işte... Minicik bir kuşun cıvıltısı... Derin bir meditasyon hali o kısacık "an"ın içine sığıyor. Sonra geri dönüyor sesler. Merdiven boşluğunda topuk sesleri... Çarparak kapanan araba kapısı, otoyoldan hışımla geçen şehirlerarası otobüslerin ıslığı, bebeğin ağlaması, çöp kamyonu, şehir üzerinde tur atan uçağın homurtusu... Şehir geri dönüyor.
*** Şehir çocuğuyum. Onun kirini pasını bile seven biriyim. Her mekânına, her deliğine girip çıkmışlığım var. Melankolimi en iyi bastıran şeyin büyük şehir şamatası olduğunu anlayalı çok zaman oldu. Ama... Ne kadar metropol insanı olursak olalım, ne kadar seversek sevelim bu şehri... İçimizde, ruhumuzda, beynimizde bir şey var ki, onunla çatışıyor. O kısacık an, o kuş cıvıltısı her seferinde bunu hissettiriyor bana... Ne zaman uzun yola çıksam manzaranın genişlediği, görüntünün uçsuz bucaksızlaştığı veya yeşille mavinin birbirine karıştığı kıyılarda bir tuhaf oluyorum. Uzak ve sevgili atalarımı ziyarete gelmişim sanki... Neden?
*** Tam yine bu düşünceler zihnimi kurcalamaya başlamıştı ki, Marc Berman'ın araştırması çıktı karşıma. Michigan Üniversitesi "Doğal Kaynaklar ve Çevre Enstitüsü"nce yapılan bu araştırma bugünlerde Batı'nın popüler bilim dergilerinde pek sık alıntılanıyor. Araştırmanın sonucu şöyle özetlenebilir: Şehir hayatı insan beyniyle uyumlu değil. Hatta beyine zarar veriyor. Michigan Üniversitesi psikoloji bölümü öğretim üyesi Berman "şehrin aşırı uyaran yüklü" dünyasının, beynin enerji ve konsantrasyon sınırlarını zorladığını söylüyor. Bu bakımdan sadece trafiğin yoğun olduğu bir caddede yürümek bile "sakıngan bir mekanizma" olan beyin için çok yorucu bir şey. Çünkü beyin sürekli tehdit algılıyor ve uyaranlar arasında seçim yapmakta zorlanıyor. Berman ve arkadaşları ellerine GPS alıcıları verdikleri öğrencileri iki gruba ayırmış. Bir grup şehirdeki botanik bahçesine gönderilmiş, diğeri şehrin en hareketli cadde ve meydanlarında dolaştırılmış. Sonra öğrenciler üzerinde psikolojik testler uygulanmış. İkinci grup bütün dikkat ve hafıza testlerinde fena halde çuvallamış. Botanik parkında vakit geçirenlerde ise, buraya özellikle dikkat, hafıza kapasitesinin yüzde 20 arttığı gözlemlenmiş.
*** Araştırmanın sonuçları bu kadar değil tabii... Böyle başka araştırmalar da var zaten. Mesela kırsal kesimde büyüyen hiperaktif çocuklarla şehirde büyüyenlerinin uyum süreçlerinin farklı olduğunu gösteren araştırmalar... Ya da pencereleri yeşilliklere bakan hastanelerde yatan hastaların pencereleri gökdelenlere bakan hastanelerde yatan hastalara göre daha kısa sürede iyileştiğini gösteren araştırmalar... Daha fazla uzatmayayım. İyisi mi, siz de içinizi, tecrübelerinizi şöyle bir yoklayın bakalım! Sonra yine döneriz bu konuya. Bir ara da... Peyzaj ve insan ilişkisi üzerine bir çift şey söylemek istiyorum. Bizi içinde yaşadığımız "manzara"dan ayrı değerlendirmek mümkün mü? |
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
4/1/2009 - Pazar notları - Haşmet Babaoğlu |
Pazar notları
Dostluğun ne anlama geldiğini unuttuk mu? Benim de kafam bulanık bu konuda! Dost nasıl birisidir, diye sorun çevrenizdekilere, her kafadan başka ses çıkacaktır, eminim. İstiyoruz ki, tökezlememizi önleyecek bir bastonum olsun; sosyal tırmanışımı sağlayacak merdivenim, zaman zaman terapistim, hatta ağlama duvarım, sevinç kadehim, sessiz kölem, çılgın efendim olsun! İyi de kim kalkabilir bu ağır "görev"in altından?
*** Dostluk yok artık. Koşullar, koşuşturmaca, özgürlük yanılsamaları ve mecburiyetlerin baskısı dostluğa imkân tanımıyor. Ama dostluğa özlem bütün şiddetiyle sürüyor.
*** Ya da... Nietzsche haklıdır belki de: Yani insan dostluğun gerektirdiği kadar cömert değildir henüz. En doğru arkadaşlık ilişkisi "yoldaşlık" ilişkisidir...
*** "Dostluğumuz bitti" dediğimiz durumlara bakın! Aslında " yol " bitmiştir; yoldaşlık da o yüzden sona erer.
*** Dostluk arkadaşlıktan farklıysa eğer... Birine arkadaşım demek yetmiyor, "dostum" demek istiyorsak... Nedendir? Daha sık görüşmek, hep yardımına koşmak, karşılıklı saçmalamalara katlanmak falan değildir dostun farkı. Yok öyle şeyler artık. Hem niye olsun! Dostun farkı ona inanmamızdadır. Daha doğrusu Derrida'nın dediği gibi "ona inanma isteğimiz"dir dostu dost kılan! O yüzden arkadaşlarımız kalbimizi kırsalar bile büyük hayal kırıklıkları yaratmazlar. Oysa dost bildiklerimiz öyle midir! Tam da onlara inanmak, hep güvenmek istediğimiz için sürekli hayal kırıklığına uğratırlar bizi...
*** Aristo muydu, "ey dostlarım, dost diye bir şey yoktur" diyen... Nasıl hüzünlü bir alaycılık bu!
*** Hava çok soğuk... Walt Disney kedilerini andıran şahane şey, ben sokak kapısını açınca hemen içeri dalmak istiyor. Alıyorum içeri. On dakika sonra geri döndüğümde bakıyorum, bu kez de miyavlayarak dışarı çıkmak istiyor. Soğukta titremeye razı! Çünkü genetik köklerindeki yırtıcı özgürlük duygusu kapalı kalmaya on dakika bile zor katlanabiliyor. Arkasından saygıyla, yok, yok; itiraf ediyorum ki aşkla bakıyorum. Çalıların arasında kaybolup gidiyor...
*** "Kendinize güvenmelisiniz" diyorlar gençlere... Onları aptal yerine koyuyorlar. Güvenmedikleri bir dünyada, güvenemedikleri insanlar arasında yaşarken nasıl olup da kendilerine güvenecekler?
*** Sosyal rejimimiz "büyükler" üzerine kurulu: Ya " en büyük benim "ciler ya da " sen büyüksün "cüler var! İki parti sadece! E, böyle bir sosyal rejimden demokratik bir siyasal rejim çıkamıyor. |
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
24/12/2008 - TNT Express ile Ücretsiz yollayın! |
Ücretsiz yollayın!
İçinde iyi niyet olunca, şansın da yaver gidiyor. Aradığım şey ayağıma geldi. İşte, posta kutumdaki mail: "TNT Ekspress, başlattığı kitap toplama kampanyası sayesinde dokuz yılda 3 milyon 500 bin kitabı ihtiyacı olan okullara ve en ücra köylere ulaştırdı." Hemen aradım; her yılın mart ayından eylül ayına kadar kitap topluyorlar. Eylül-kasım arası da bu kitapları tasnif ederek, ihtiyacı olan okullara yolluyorlar. Kitabın miktarı, kaç tane vereceğiniz hiç önemli değil; bütün yapmanız gereken kitapları kutulara ya da poşetlere koymanız. TNT Ekspress kuryeleri tarafından, Türkiye'nin neresinde olursanız olun, kitaplar adresinizden ücretsiz bir şekilde alınıyor. Şimdi biz servisimizde harıl harıl kitap topluyoruz. TNT Ekspress'le yerimizden bile kalkmadan ihtiyacı olan çocuklara, kuş uçmaz kervan geçmez okullara yollayacağız. Siz de katılmaz mısınız?
Sabah |
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
24/12/2008 - Karar vermenin bilgeliği.. |
Karar vermenin bilgeliği..
Öykümüz ünlü Çin düşünürü Lao Tzu'nun zamanında geçer.. Lao Tzu bu öyküyü çok sever, sık sık anlatırmış hatta.. Efendim köyde bir yaşlı adam varmış.. Çok fakir.. Ama kral bile onu kıskanırmış.. Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki.. Kral at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış.. "Bu at, bir at değil benim için.. Bir dost.. İnsan dostunu satar mı" dermiş hep.. Bir sabah kalkmışlar ki, at yok.. Köylü ihtiyarın başına toplanmış.. "Seni ihtiyar bunak.. Bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın" demişler.. İhtiyar "Karar vermek için acele etmeyin" demiş.. Sadece 'At kayıp' deyin. Çünkü gerçek bu.. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı, bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez.." Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler. Ama aradan 15 gün geçmeden, at bir gece ansızın dönmüş.. Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine.. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Köylüler, ihtiyar adamın etrafına toplanıp özür dilemişler.. "Babalık" demişler.. "Sen haklı çıktın.. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için.. Şimdi bir at sürün var.." "Karar vermek için gene acele ediyorsunuz" demiş ihtiyar.. Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç.. Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?.." Köylüler bu defa ihtiyarla dalga geçmemişler açıktan ama, içlerinden "Bu herif sahiden gerzek" diye geçirmişler.. Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara.. "Bir kez daha haklı çıktın" demişler. "Bu atlar yüzünden tek oğlun bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok.. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın" demişler.. İhtiyar "Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz" diye cevap vermiş. "O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu.. Ötesi sizin verdiğiniz karar.. Ama acaba ne kadar doğru.. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez.." Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya esir düşüp köle diye satılacağını herkes biliyormuş. Köylüler, gene ihtiyara gelmişler.. "Gene haklı olduğun kanıtlandı" demişler. "Oğlunun bacağı kırık, ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer.." "Siz erken karar vermeye devam edin" demiş, ihtiyar.. Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde.. Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor." Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatla tamamlarmış, etrafına anlattığında: "Acele karar vermeyin. O zaman sizin de herkesten farkınız kalmaz. Hayatın küçük bir parçasına bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar aklın durması halidir. Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz." |
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
23/12/2008 - Hıncal ULUÇ 23/12/2008 |
Beş kuruşsuz ölmek..
YILDIRIM Tuna'nın yolladığı fıkraları okurken birden kala kaldım.. "Birisi için 'Beş kuruşsuz öldü' denince üzülmüyorum. Harika bir zamanlama tutturduğunu düşünüyorum çünkü.." Babamın öğretisiydi bize bu söz.. "Çocuklar öldüğümde cebimde beş kuruş bulursanız üzülün, 'Babam bunu harcayamadan gitti' diye" derdi.. O zamanlar pek de anlayamadığım müthiş bir yaşam felsefesiydi bu aslında ve bize bıraktığı en büyük mirastı.. "Sakın yaşamınızı benden size kalacakları düşünerek kurmayın.. Hayatınızı tamamen kendi başınıza kazanacağınızı aklınıza koyun, ona göre hazırlanın!.." Kendisi ilkokulu bitirdiğinde köyden çıkmış, Tokat'a askeri okula gitmişti, hayatını kendi başına kurmak için.. Oysa çok zengin bir ailenin tek oğluydu.. Onu değil nerdeyse tüm köyü geçindirecek mal ve mülk sahibiydi.. Babaannemin okula gönderdiği harçlıkları da geri çevirmiş, askeri okulun verdiği birkaç kuruş haftalıkla yaşama atılmıştı.. "Ben elimi sürmedim o mallara.. Yok saydım, siz de öyle sayacaksınız.. Kendi hayatınızı kendiniz kazanacaksınız" öğretisi olmuştu.. Bugün yaşasa, dört evladıyla da gurur duyardı herhalde. Hepimiz babamızdan ve annemizden kalanlara el sürmeden hayatımızı kurduk.. Mallar hâlâ oralarda duruyor.. Ne oluyor haberimiz bile yok.. Birileri onlarla geçinip gidiyordur, ama bizler değil.. Babam bizi mirasyediler olarak görmek istemedi hiç.. Çalışan, alnının akı ile kazanan insanlar olarak yetiştirdi. Babam varken de, ondan sonra da çok sıkıntılar çektik.. Onca mal mülk, zenginlik varken çok sıkıntılar çektik. Kardeşlerimi bilmem ama, babama çok söylendiğim oldu.. Ama bugün geldiğim yere baktığımda, babamın ne kadar haklı ve doğru olduğunu gördüm.. Oğlum olsa, babamın bana söylediğini söylerdim ona.. "Paramı son kuruşuna kadar yiyeceğim. Yiyemediğimi de vasiyetimle hayır kurumlarına bağışlayacağım. Benden hiçbir şey beklemeden hayatını kurmaya hazır et kendini!.." Geçen haftaki iki yazıma mail yağdı.. Birisi artık geleneksel Babalar Günü yazım.. Öteki hayatın önceliklerini planlama konulu olan.. Bu mailleri okurken, babamı ve yaşamın önceliklerini planlamayı birleştiren bu yazıyı düşündüm.. (25 Haziran 2006'da yayınlandı) |
| |
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
22/10/2008 - Haşmet Babaoğlu'ndan... |
Çocuklarımız neden başarısız?
İzmir Milli Eğitim Müdürlüğü öğrenci, veli ve öğretmenlerden oluşan 30 bin kişiye derslerdeki başarısızlığının nedenlerini sormuş. Velilerin ortak görüşü şu olmuş: Suçlu televizyon ve internettir. E normal! Topu her konuda taca atan, gerçeklerle yüzleşmekten korkan, sorumluluğu üzerine almamak için her çareye başvuran, fikir yürütürken hep kaçak dövüşen bir toplum için başarısızlığın mazareti televizyondur. Artık ona internet de eklendi. Hayatımızda bir olumsuzluk mu var; vur ekrana! Üstelik televizyonu ve interneti tu kaka edince aydından sayılıyorsun!
*** Öğrenciler de ders notlarının düşüklüğü konusunda anne babalarının görüşünü desteklemişler: Televizyon ve internet başında çok zaman geçirdiklerini söylemişler. Ne diyebilirlerdi ki... Çünkü çok kırgın ve alabildiğine cesur olacak kadar yalnız bırakılmış olanlar bir kenara... Hiçbir çocuk böyle anketlere kolay kolay "zayıf notlarımdan benimle ilgilenmeyen annem babam ve yeni doğan kardeşim sorumludur" cevabı vermez. E, herhalde "tamamen üniversiteye girişe odaklanmış, bir çoğumuzu insan posası haline dönüştüreceği baştan belli bir sistem için kafa patlatmak içimden gelmiyor" diye söylev çekecek halleri de yok bu çocukların! Peki öğretmenlerin ortak görüşü neymiş, biliyor musunuz? Onlara göre öğrencilerin zayıf notlarının arkasında aile problemleri ve velilerin ilgisizliği yatıyormuş. Öğretmenler "aile içi huzursuzluk" faktörünün altını özellikle çizmişler. Haksız mı öğretmenler? Haklılık payları var. Ama doğrusu; "madem öğrenci başarısız, bu aynı zamanda bizim de başarısızlığımızdır" diyecek kaç öğretmen çıkar, merak ediyorum.
*** Oysa dünyanın hangi ülkesinde olursa olsun öğrenci başarısızlığının ciddi ve bilimsel bir analizine ihtiyaç duyduğunuzda... İlk öne çıkan faktörler şunlar olur. 1- Amaçsızlık... Öğrencilerin önüne onları çalışmaya yürekten ikna eden bir amaç koyuyor musunuz? 2- Odaklanma zorluğu... Öğrencilerin okula ve derslere odaklanmasında sosyal ve ekonomik ortamdan, aileden veya ruhsal özelliklerinden kaynaklanan bir odaklanma zorluğu var mı? 3- Dayanışma-işbirliği güçlüğü... Öğrencilerin takım çalışması yapma, arkadaşlık ve birbirini olumlu etkileme yönünde bir eksiği var mı? Oturduğunuz mahalleden ait olduğunuz sosyal sınıfa kadar birçok şey bunu etkiler. Haydi, şimdi tartışalım bakalım: Bu faktörlerin televizyon ve internet önünde vakit geçirmeyle ne kadar ilgisi var?
*** Çocuklarımız başarısız. Çünkü onları seviyor olmamızın onlarla gerçekten ilgilenmeye yetmediğini bilmek istemiyoruz. Çocuklarımızın canı sıkılıyor, baskı altındalar. Çünkü çıkıp bizim yerimize yarışsınlar; bizim yerimize başarsınlar istiyoruz. Çocuklarımızın notları zayıf. Oysa veli, öğretmen, mahalle ve toplum olarak kendimize baksak göreceğiz: Bizim de hayat dersinde aldığımız "kırık"lar sürekli artıyor. Onların ne günahı var! Bizim günahımızsa çok |
| • 1 Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
|
saidsaidoglu@yahoo.com
SaidSaidoğlu

Arkadaşlarım
• seedorf • yunusevren • kirac34 • 13temmuz • sibelsaid • mekatronik • gununsozu • beylikduzu • sevgidamlalari • orcad • sakagibi • tektas • orlak • performansodevim • enkralblog • mozaika • ipeksaidoglu • hediyesepeti • tavsiyetkazan • djmahkum • oburiks • enuygun • ortmenim • zeytinfestivali • kirliarabalar
|